21 Kasım 2016 Pazartesi


Miasm (1.bölüm)

Tam olarak bilgi sahibi olmak için uzun yıllar çalışma gerektirdiğinden olsa gerek; homeopatinin  temel taşlarından olan kronik miasm, Hahnemann’dan sonra, ancak belli sayıda master tarafından kaleme alınarak kitap haline gelmiştir. Geçmişte insanlığa musallat olan ve bugün de geçiçi allopatik cözümlerle “çaresiz” kalmaya devam eden, kişiyi günden güne güçsüzleştiren kronik hastalıkların kökünde ne yattığını anlamak için miasmayı tanımak gerekir. Çok boyutlu bu teoriyi çeşitli başlıklar altında incelemek mümkün olabilir. Öncelikle, Miasm nedir ve Hahnemann nasil geldi bu teoriye ?, Miasmalar ve sınıflandırılması ? ve Homeopatik uygulaması ? gibi üç başlık altında bakabiliriz.

Miasm nedir ve Hahnemann nasıl geldi bu teoriye?

Hipokrat zamanindan gelen; bozuk, kötü ve kirli havanın hastalık nedeni olma fikri, eski Yunanistan'dan tarihlenir; ve bu kavramı tanımlamak için "miasma" teriminin kullanılması on yedinci ya da on sekizinci yüzyıla aittir.  
Miasm sözcüğü kabaca, organik maddelerin (sebzeler, hayvan ve insan cesetleri dahil) çürümesiyle cikanı; bataklıklar ve durgun sudan eksalasyonları ve başka bir bölgedeki bozuk havayı nakleden rüzgarları (özellikle güney rüzgarları) ve yeryüzünde sıkışan zehirli gazları serbest bırakan (daha az yaygın olan) depremleri belirtmek için kullanıldı ve hastalik üretmekle bağlantılı olduğu düşünüldu. (1)

Homeopatik olarak orijinal teori Hahnemann tarafından ortaya atılarak “The Chronic Diseases” kitabında yayınlandı. (1828) Hahnemann, yıllar içerisinde tarihsel hastalıklar üzerinde yaptığı arastırmalarla beraber, 12 yıl boyunca takibindeki zor karakterli kronik hastalarından topladığı verilerde; ne ilaçlarla ne de sağlıklı diyetlerle iyileşmeyen kronik hastalıkların altında yatan  kronik miasm olduğunu, ve kendiliğinden gitmeyen bu engelin ilerleme eğilimiyle, sadece hastanın hayatıyla beraber son bulduğunu gözlemler.

Miasm hakkında başka homeopatik açıklamalar: (2)

i) Elle tutulup gözle görülmeyen ancak hava ile hareket edebilen etki. Somut bir varlıkdan ziyade, etkileri ile algılanabilir bir güç. Durgun olmayan ve sürekli ustaca hareket eden, nefes gibi.  

ii) Yayılan/cıkan zararlı etki.

iii) Stigma, sistemde bir oluk ya da kirlilik.

iv) Yapıda bir boşluk.

v) Yaşam enerjisine karşı savaşan ve hastalığa davetiye çıkaran ve/veya hastalığın sürmesine yardımcı olan, yaşamda bir bozukluk/hata. 

Dr.Samuel Hahnemann kariyerinin ilk yıllarından itibaren homeopatinin iyileştirici gücüyle, sadece akut hastalıklarda değil, salgın (epidemic) hastalıklar, ara sıra görülen ateşlenmeler ve hatta hiç bir sekel bırakmadan zührevi (veneral) hastalıklar üzerindeki tedavisinde büyük başarı deneyimledi.
Bunlardan bazıları, kızıl, boğmaca, sonbahar dizanterisi, akut akciğer iltahabı, tifus ve iyi tanımlanmış idiyopatik hastalıklar olup; doğru seçilmiş az dozda homeopatik ilaçlar sayesinde kısa sürede tedavi edilebilmişti. Fakat bu arada başka bir gerçek vardı. Kronik (non-veneral) hastalıkları da homeopatik ilaçlarla başlangıçta  iyileştirebildiği halde, bu hastalıklar az cok “değişik semtomlarla eski haline geri dönüyor” veya her yil “daha cok şikayetle” ve gözle görülür derecede “kötüleşen sağlık” durumu ile geri geliyorlardi. Bu durumda kendisi söyle diyordu: “ilk anda umut vericiydi, devamı daha az elverişli, sonuç umutsuz oluyordu”. Tekrar en uygun homoeopatik ilaç bulunuyor, ancak her doz, daha az etkili oluyordu ve daha sık uygulama daha az yardımcı olacaktı.
Her yıl raflara katılan kanıtlanmış (proving) remediler de kronik (non-veneral) hastalıkların, kalıcı tedavisinde bir adım başarı sağlayamıyordu.
(3)
Hal böyleyken, Hahnemann kendine sordu: İşaret ettiği semtomlara göre doğru seçilmiş remedilerin yardımıyla organizmamızı restore etmek için yaratılmış “yaşam enerjisi” (vital force) yorulmadan ve başarıyla akut hastalıkları iyileştirip kalıcı tedaviyi sağlarken; kronik hastalıklardaki iyileşmeyi devamlı bir şekilde sürdürememesinin nedeni neydi?
“Benzerin benzerle” tedavisi temel alınarak seçilen homeopatik ilaçlar, "ciddi akut hastalıklarda, hatta sifiliz ve gonore gibi zahmetli "zührevi" hastalıklar da dahi iyileşmeyi tamamlamada yorulmadan ve başarılı bir şekilde aktifken; neden böyle bir tehdit planı içermeyen "cinsel olmayan kronik hastalıkların" tedavisinde etkili değildi?
Neden homeopatide bilinen ilaçların bahsettiği kronik hastalıkların kalıcı tedavisi başarısızlıkla sonuçlanıyordu?. Bu sorular, kaçınılmaz olarak, Hahnemann’ı kronik hastalıkların doğasını bulmaya yonlendirdi ve gece-gündüz calışmaya ve arastırmaya zorladi. Zira, o’na göre bu durum, hiç bir özür ve teselliyle ortadan kaldırılamazdı. On iki yıl boyunca binlerce vaka alarak; hastalığın geçmişi, ebeveynlerin ve dedesinin hastalıkları, büyükbaba, büyükanne ve büyükbabalarının hastalıkları hakkında geçmişe kadar geri gidebildiklerini sorduktan sonra, sonuçları istatistiki analiz etti. Hastaların durumunu inceleyen Hahnemann, izleyebileceği bir çizginin olduğunu gördüğünde, hastalıkların, özel bir düzen (belirtilerin paterni) içinde meydana geldiğini tespit etti. Böylece mevcut hastalıklardan eski rahatsızlıklara kadar kesin sonuçlar çıkarabildi (hastalik katmanları). Ayrıca, hastaların hastalıkları ile ailenin geçmişi arasındaki bağlantıyı da fark etti. (3)
Hahnemann, “hastalarda tekrarlanan görüntüden”, yani iyi seçilmiş homeopatik ilaçlara rağmen kronik hastalıkların yeniden az cok değişik şekillerde ve yeni belirtilerle veya heryıl daha çok şikayetlerle geri gelmesi gerçeğinden ilk ipucunu yakaladı. Böyle kronik vakalarda yalnızca göze görünen hastalığı değil, asil hastalığın daha derinlerde yatan gerçek nedenini bulup kalıcı olarak yok etmesi gerektiğini gördü. Her seferinde değişik veya daha fazla şikayetlerle gelen belirtiler (symptoms) altta yatan "daha derine oturmuş orijinal hastalığın ayrı parçalarıydı". Homeopatik hekim "göze sunulan hastalığa karşı" savaşmamalı ve "iyi tanımlanmış bir hastalık gibi görüp” (teşhis/ hastalık ismine göre) tedavi etmemesi" gerekiyordu. Kalıcı bir tedavi için eskilere ve derinlere inerek geçmişteki kazalar, olaylar ve hastalıklardan kalmış kökler ve parçaları keşfetmeliydi. Ancak o zaman bir veya birkaç remediyle bunları kalıcı olarak tedavi etmekte zafere ulaşabilirdi. (3)

Hahnemann şöyle açıklıyordu vardığı noktada:

“Bu durumda miyazmatik, kronik olan bu illeti fark edebildim. İlerleyip kendi kendini yenileyip tekrarlayan hastalık, ne ilaçlarla, ne en sıkı diyetle, ne de yaşam tarzıyla yok edilebilir, yada kendi kendini yok eder. Aksine seneden seneye daha da artarak ve değişerek, daha ciddi semptomlarla insanın ölümüne dek sürer. Bütün diğer miyazmatik kronik hastalıklar gibi, mesela zührevi bubo, gösterilen remedisi Merkürle tedavi edilemeyip zührevi kronik hastalığa dönüşür. Bütün uğraşlara rağmen her sene kötüleşerek insanın hayatının son bulmasına kadar devam eder.
       Veremin akıl hastalığına dönüşmesi, kurumuş ülserin ödem yada felce, sıtmanın astıma, batın hastaıklarının eklem ağrılarına, uzuvlardaki ağrılarin iç kanamaya dönüştüğü nadir olmayacak kadar görülür. Bunların esas kökünün nerede yattığını görmek o kadar da zor değildir. Orijinal illette yatan bu neden büyük bir bütünün parçasıdır. 
        Zührevi hastalığı olmayan hastalarımda yaptığım incelemeler ve araştırmalarımda gördüm ki; iyileşmemekte direnen ve homeopatik ilaçlara cevap vermeyen bu hastalıkların cevabı daha eskilerde oluşan kaşıntı ve döküntülerde yatmaktadır. Çoğu zaman hastalar bundan bahsetmezler bu çektikleri acılar o zamandan kalmadır, bu ve benzeri kronik hastalar ki gecmişlerindeki enfeksiyonları gizlerler yada belkide hatırlamazlar dikkalice yapılan araştırmalardan sonra bu kaşıntı püstülleri ortaya çıkıp kendilerini gösterirler ve beraberinde (nadir de olsa) şüphesiz izleri görülür. 
Homeopatin sayisiz izlenimlerinden görülmüştür ki; yanlış tedavilerle bastırılan bu kaşıntı ve döküntüler deri üzerinden kaybolduktan sonra, başka bir sağlık sorunu yokmuş gibi görünen insanların bünyesinde dolaşmaya devam eder. Bunun böyle olduğundan hiçbir şüphem yoktur, ben bu iç düşmanları durdurmak zorundayım. (3, sayfa 34-35)

Böylece, Hahnemann kronik hastalıkları olan, neredeyse tüm hastaların, uyuz, sifiliz ya da gonore öyküsü olduğunu ve enfeksiyon süresinden sonra hastaların çoğunun iyi olmadığını öğrendi. Bu enfeksiyonları ve onlardan kaynaklanan hastalık eğilimine (predisposition), miasm dedi. Uyuzdan çıkana Psora veya non-venereal (zührevi olmayan) adı verildi. Cinsel temasdan doğan diğer ikisine veneral (zührevi) miasm dedi. Frengi olandan Syphilitic miasma, Gonorrhea'dan da Sycotic miasm olarak tanimladi.
Hahnemann gerçekte mikroorganizmalarin bulaşıcı doğasına (material planda) inanıp miasmaları da bulaşıcı araç olarak kabul ederken; aynı zamanda hastalık için de, dinamik planda yatkınlığın (predisposition) kaynağı olarak görüyordu.

“Yaşam için zararlı olan, hastalık yapan faktör “dinamik etkisiyle” ilk once “yaşam enerjisi” (vital force) üzerinde etkili olup bozulmasına yol açarak hastalığı geliştirir”. (§11)     

“Hastalık üretenden, marazi etkilenmiş olan yaşam enerjisidir, böylece duyularımız tarafından algılanabilen marazi olgu, aynı zamanda tüm iç değişimi ifade eder; yani içsel dinamiğin marazi bozgununu tek kelimeyle bütün bir hastalık olarak açığa çıkarır”. (§12)

“Ciltte kendine özgü lokal rahatsızlıklar gösteren tüm miazmatik hastalıklar, lokal semptomlarını ciltte harici olarak göstermeden önce, daima sistemde dahili hastalık olarak bulunurlar”. (32 CD)

1828'de miasm teorisini ilan ettiğinde, tüm tıp dünyası tarafından şok, inanmazlık, karışıklık ve alay ile karşılandı. Şimdi, çoğu homeopat tarafından sorgulanmadan kabul edilmiş olsa da; o dönemde, teori genelde herkesin kayıtsızlığı ile karşılandı. Pek çok homeopat, bu fikri akıl almaz bir şekilde görmezden geldi. Hahnemann’in nereden geldigini görmek zordu. Teoriye inananlar arasında kendisinin birkaç öğrencisi vardı ve J.T.Kent tarafindan geniş kabul gördü. Kent, miasmanın material olmayan doğasina da inandi ve her bir miazm ile ilgili olan ilaçları daha net bir şekilde tespit edebildi. (5,6)
Hatta Kent, teoriyi kendi felsefesinde genişleterek bütün hastalıkların psora üzerinde kurulduğuna inandi. “Psora, altta yatan nedendir, insan ırkının ilkel veya birincil bozukluğudur .....o, insan ırkının ilkel yanlışlarına, yani insan ırkının ilk hastalığına, yani ruhsal hastalık yoluna kadar gider " (6, sayfa 148)
Diğerleri, Allen, J. Paterson, H. A. Roberts de miazmaların maddi olmayan (non-material) doğasına inanırlar. Miasmaları, sağlıkda bir bozukluk (dyscrasia), bir durum ve bir yatkınlık olarak tanımladılar.
Günümüzün bir çok ustaları da, artık orijinal halde olmayan ama dinamik planda yaşam enerjisi üzerinde etkisi olan bu miasmaların kişide hastalık eğilimine sebep oldugunu açıklar.

S.K.Banerjea, “İnsan organizmasında absorb edilen görünmeyen, dinamik bir ilke olan miasm yapida bir stigmaya neden olur. Bu, yalnızca doğru anti-miasmatic ilaç tarafından kaldırılabilir. Doğru uygulama yapılmaz ise, miasm devam edecek ve bir sonraki nesilde geçecektir” diye açıklar. (2, sayfa vii)

Kalıtımsal olarak hastalığa yatkınlıkta kişinin genetik yapılanmasının DNA rol oynadığı bilinmektedir. Fakat bütün hikaye bundan ibaret değildir diyor Vithoulskas ve devam ediyor; “Bir ebeveynin genetik yapısında bilinen bir değişiklik olmadığı halde, yaşamları süresinde kazanılmış rahatsızlığın etkisi çocuklara bulaştırılması mümkündür. Dinamik düzlemi dikkate alarak da, böyle bir şeyin nasıl gerçekleşeceğini hayal etmek oldukça kolaydır. Ebeveynlerin yaşam güçleri önemli ölçüde zayıflamiş ise, çocuğun da electrodynamic alanı ana rahmine düşme anında zayıflayabilir”. (4, sayfa121)

Sonuç olarak, Hahnemann'ın eserlerini ve düşüncelerinin gelişme biçimini anladıktan sonra, miasmalar; geçmişte allopatik/antipatik yöntemlerin kullanım yolu ile hastalıkların baskılanması sonucu, nesilden nesile geçerek elde edildi. Artik, orijinal bulaşıcı formda olmayan miasmalar, kendine özgü belirli bir formda ve belirtileri ile dinamik planda (yasam enerjisi uzerinde) hastalik yatkınlığına (susceptibility) neden olmaktadir.
Hastalık, altta yatan miasmayla beraber bütüncül tedavi edilmediğinde veya yanlış uygulama gördüğü zaman doğal progresyonuna bağlı olarak kronik hastalık belirtilerine yol açar ve başka hastalıklara karşı duyarlılığın artmasına da neden olurlar.  



Kaynaklar:

1- Sterner. C.S. A Brief History of Miasmic Theory. 2007. http://www.carlsterner.com/research/files/History_of_Miasmic_Theory_2007.pdf
2- Banerjea. S.K. “Miasmatic Prescibing”. Second extended ed.2006. Allen College of Homeopathy, Chelmsford, Essex, England. 

3- Chronic Diseases and Theory of Miasms. 1995

4- Vithoulskas G. “The Science of Homeopathy”. 1981. Grove Press, New York.

5-Synergy Homeopathic : MacRepertory and ReferenceWorks. Peter Morell. Miasms, Nosodes and Essences

6- Kent J.T. “Lectures on Homoeopathic Philosophy” 7th ed. B.Jain Publishers. 2007

7- Hahnemann S. “Organon of the Medicine”, Fifth & Sixth ed. Combined. B.Jain Publishers. 2007




1 yorum: