21 Kasım 2016 Pazartesi


Miasm (1.bölüm)

Tam olarak bilgi sahibi olmak için uzun yıllar çalışma gerektirdiğinden olsa gerek; homeopatinin  temel taşlarından olan kronik miasm, Hahnemann’dan sonra, ancak belli sayıda master tarafından kaleme alınarak kitap haline gelmiştir. Geçmişte insanlığa musallat olan ve bugün de geçiçi allopatik cözümlerle “çaresiz” kalmaya devam eden, kişiyi günden güne güçsüzleştiren kronik hastalıkların kökünde ne yattığını anlamak için miasmayı tanımak gerekir. Çok boyutlu bu teoriyi çeşitli başlıklar altında incelemek mümkün olabilir. Öncelikle, Miasm nedir ve Hahnemann nasil geldi bu teoriye ?, Miasmalar ve sınıflandırılması ? ve Homeopatik uygulaması ? gibi üç başlık altında bakabiliriz.

Miasm nedir ve Hahnemann nasıl geldi bu teoriye?

Hipokrat zamanindan gelen; bozuk, kötü ve kirli havanın hastalık nedeni olma fikri, eski Yunanistan'dan tarihlenir; ve bu kavramı tanımlamak için "miasma" teriminin kullanılması on yedinci ya da on sekizinci yüzyıla aittir.  
Miasm sözcüğü kabaca, organik maddelerin (sebzeler, hayvan ve insan cesetleri dahil) çürümesiyle cikanı; bataklıklar ve durgun sudan eksalasyonları ve başka bir bölgedeki bozuk havayı nakleden rüzgarları (özellikle güney rüzgarları) ve yeryüzünde sıkışan zehirli gazları serbest bırakan (daha az yaygın olan) depremleri belirtmek için kullanıldı ve hastalik üretmekle bağlantılı olduğu düşünüldu. (1)

Homeopatik olarak orijinal teori Hahnemann tarafından ortaya atılarak “The Chronic Diseases” kitabında yayınlandı. (1828) Hahnemann, yıllar içerisinde tarihsel hastalıklar üzerinde yaptığı arastırmalarla beraber, 12 yıl boyunca takibindeki zor karakterli kronik hastalarından topladığı verilerde; ne ilaçlarla ne de sağlıklı diyetlerle iyileşmeyen kronik hastalıkların altında yatan  kronik miasm olduğunu, ve kendiliğinden gitmeyen bu engelin ilerleme eğilimiyle, sadece hastanın hayatıyla beraber son bulduğunu gözlemler.

Miasm hakkında başka homeopatik açıklamalar: (2)

i) Elle tutulup gözle görülmeyen ancak hava ile hareket edebilen etki. Somut bir varlıkdan ziyade, etkileri ile algılanabilir bir güç. Durgun olmayan ve sürekli ustaca hareket eden, nefes gibi.  

ii) Yayılan/cıkan zararlı etki.

iii) Stigma, sistemde bir oluk ya da kirlilik.

iv) Yapıda bir boşluk.

v) Yaşam enerjisine karşı savaşan ve hastalığa davetiye çıkaran ve/veya hastalığın sürmesine yardımcı olan, yaşamda bir bozukluk/hata. 

Dr.Samuel Hahnemann kariyerinin ilk yıllarından itibaren homeopatinin iyileştirici gücüyle, sadece akut hastalıklarda değil, salgın (epidemic) hastalıklar, ara sıra görülen ateşlenmeler ve hatta hiç bir sekel bırakmadan zührevi (veneral) hastalıklar üzerindeki tedavisinde büyük başarı deneyimledi.
Bunlardan bazıları, kızıl, boğmaca, sonbahar dizanterisi, akut akciğer iltahabı, tifus ve iyi tanımlanmış idiyopatik hastalıklar olup; doğru seçilmiş az dozda homeopatik ilaçlar sayesinde kısa sürede tedavi edilebilmişti. Fakat bu arada başka bir gerçek vardı. Kronik (non-veneral) hastalıkları da homeopatik ilaçlarla başlangıçta  iyileştirebildiği halde, bu hastalıklar az cok “değişik semtomlarla eski haline geri dönüyor” veya her yil “daha cok şikayetle” ve gözle görülür derecede “kötüleşen sağlık” durumu ile geri geliyorlardi. Bu durumda kendisi söyle diyordu: “ilk anda umut vericiydi, devamı daha az elverişli, sonuç umutsuz oluyordu”. Tekrar en uygun homoeopatik ilaç bulunuyor, ancak her doz, daha az etkili oluyordu ve daha sık uygulama daha az yardımcı olacaktı.
Her yıl raflara katılan kanıtlanmış (proving) remediler de kronik (non-veneral) hastalıkların, kalıcı tedavisinde bir adım başarı sağlayamıyordu.
(3)
Hal böyleyken, Hahnemann kendine sordu: İşaret ettiği semtomlara göre doğru seçilmiş remedilerin yardımıyla organizmamızı restore etmek için yaratılmış “yaşam enerjisi” (vital force) yorulmadan ve başarıyla akut hastalıkları iyileştirip kalıcı tedaviyi sağlarken; kronik hastalıklardaki iyileşmeyi devamlı bir şekilde sürdürememesinin nedeni neydi?
“Benzerin benzerle” tedavisi temel alınarak seçilen homeopatik ilaçlar, "ciddi akut hastalıklarda, hatta sifiliz ve gonore gibi zahmetli "zührevi" hastalıklar da dahi iyileşmeyi tamamlamada yorulmadan ve başarılı bir şekilde aktifken; neden böyle bir tehdit planı içermeyen "cinsel olmayan kronik hastalıkların" tedavisinde etkili değildi?
Neden homeopatide bilinen ilaçların bahsettiği kronik hastalıkların kalıcı tedavisi başarısızlıkla sonuçlanıyordu?. Bu sorular, kaçınılmaz olarak, Hahnemann’ı kronik hastalıkların doğasını bulmaya yonlendirdi ve gece-gündüz calışmaya ve arastırmaya zorladi. Zira, o’na göre bu durum, hiç bir özür ve teselliyle ortadan kaldırılamazdı. On iki yıl boyunca binlerce vaka alarak; hastalığın geçmişi, ebeveynlerin ve dedesinin hastalıkları, büyükbaba, büyükanne ve büyükbabalarının hastalıkları hakkında geçmişe kadar geri gidebildiklerini sorduktan sonra, sonuçları istatistiki analiz etti. Hastaların durumunu inceleyen Hahnemann, izleyebileceği bir çizginin olduğunu gördüğünde, hastalıkların, özel bir düzen (belirtilerin paterni) içinde meydana geldiğini tespit etti. Böylece mevcut hastalıklardan eski rahatsızlıklara kadar kesin sonuçlar çıkarabildi (hastalik katmanları). Ayrıca, hastaların hastalıkları ile ailenin geçmişi arasındaki bağlantıyı da fark etti. (3)
Hahnemann, “hastalarda tekrarlanan görüntüden”, yani iyi seçilmiş homeopatik ilaçlara rağmen kronik hastalıkların yeniden az cok değişik şekillerde ve yeni belirtilerle veya heryıl daha çok şikayetlerle geri gelmesi gerçeğinden ilk ipucunu yakaladı. Böyle kronik vakalarda yalnızca göze görünen hastalığı değil, asil hastalığın daha derinlerde yatan gerçek nedenini bulup kalıcı olarak yok etmesi gerektiğini gördü. Her seferinde değişik veya daha fazla şikayetlerle gelen belirtiler (symptoms) altta yatan "daha derine oturmuş orijinal hastalığın ayrı parçalarıydı". Homeopatik hekim "göze sunulan hastalığa karşı" savaşmamalı ve "iyi tanımlanmış bir hastalık gibi görüp” (teşhis/ hastalık ismine göre) tedavi etmemesi" gerekiyordu. Kalıcı bir tedavi için eskilere ve derinlere inerek geçmişteki kazalar, olaylar ve hastalıklardan kalmış kökler ve parçaları keşfetmeliydi. Ancak o zaman bir veya birkaç remediyle bunları kalıcı olarak tedavi etmekte zafere ulaşabilirdi. (3)

Hahnemann şöyle açıklıyordu vardığı noktada:

“Bu durumda miyazmatik, kronik olan bu illeti fark edebildim. İlerleyip kendi kendini yenileyip tekrarlayan hastalık, ne ilaçlarla, ne en sıkı diyetle, ne de yaşam tarzıyla yok edilebilir, yada kendi kendini yok eder. Aksine seneden seneye daha da artarak ve değişerek, daha ciddi semptomlarla insanın ölümüne dek sürer. Bütün diğer miyazmatik kronik hastalıklar gibi, mesela zührevi bubo, gösterilen remedisi Merkürle tedavi edilemeyip zührevi kronik hastalığa dönüşür. Bütün uğraşlara rağmen her sene kötüleşerek insanın hayatının son bulmasına kadar devam eder.
       Veremin akıl hastalığına dönüşmesi, kurumuş ülserin ödem yada felce, sıtmanın astıma, batın hastaıklarının eklem ağrılarına, uzuvlardaki ağrılarin iç kanamaya dönüştüğü nadir olmayacak kadar görülür. Bunların esas kökünün nerede yattığını görmek o kadar da zor değildir. Orijinal illette yatan bu neden büyük bir bütünün parçasıdır. 
        Zührevi hastalığı olmayan hastalarımda yaptığım incelemeler ve araştırmalarımda gördüm ki; iyileşmemekte direnen ve homeopatik ilaçlara cevap vermeyen bu hastalıkların cevabı daha eskilerde oluşan kaşıntı ve döküntülerde yatmaktadır. Çoğu zaman hastalar bundan bahsetmezler bu çektikleri acılar o zamandan kalmadır, bu ve benzeri kronik hastalar ki gecmişlerindeki enfeksiyonları gizlerler yada belkide hatırlamazlar dikkalice yapılan araştırmalardan sonra bu kaşıntı püstülleri ortaya çıkıp kendilerini gösterirler ve beraberinde (nadir de olsa) şüphesiz izleri görülür. 
Homeopatin sayisiz izlenimlerinden görülmüştür ki; yanlış tedavilerle bastırılan bu kaşıntı ve döküntüler deri üzerinden kaybolduktan sonra, başka bir sağlık sorunu yokmuş gibi görünen insanların bünyesinde dolaşmaya devam eder. Bunun böyle olduğundan hiçbir şüphem yoktur, ben bu iç düşmanları durdurmak zorundayım. (3, sayfa 34-35)

Böylece, Hahnemann kronik hastalıkları olan, neredeyse tüm hastaların, uyuz, sifiliz ya da gonore öyküsü olduğunu ve enfeksiyon süresinden sonra hastaların çoğunun iyi olmadığını öğrendi. Bu enfeksiyonları ve onlardan kaynaklanan hastalık eğilimine (predisposition), miasm dedi. Uyuzdan çıkana Psora veya non-venereal (zührevi olmayan) adı verildi. Cinsel temasdan doğan diğer ikisine veneral (zührevi) miasm dedi. Frengi olandan Syphilitic miasma, Gonorrhea'dan da Sycotic miasm olarak tanimladi.
Hahnemann gerçekte mikroorganizmalarin bulaşıcı doğasına (material planda) inanıp miasmaları da bulaşıcı araç olarak kabul ederken; aynı zamanda hastalık için de, dinamik planda yatkınlığın (predisposition) kaynağı olarak görüyordu.

“Yaşam için zararlı olan, hastalık yapan faktör “dinamik etkisiyle” ilk once “yaşam enerjisi” (vital force) üzerinde etkili olup bozulmasına yol açarak hastalığı geliştirir”. (§11)     

“Hastalık üretenden, marazi etkilenmiş olan yaşam enerjisidir, böylece duyularımız tarafından algılanabilen marazi olgu, aynı zamanda tüm iç değişimi ifade eder; yani içsel dinamiğin marazi bozgununu tek kelimeyle bütün bir hastalık olarak açığa çıkarır”. (§12)

“Ciltte kendine özgü lokal rahatsızlıklar gösteren tüm miazmatik hastalıklar, lokal semptomlarını ciltte harici olarak göstermeden önce, daima sistemde dahili hastalık olarak bulunurlar”. (32 CD)

1828'de miasm teorisini ilan ettiğinde, tüm tıp dünyası tarafından şok, inanmazlık, karışıklık ve alay ile karşılandı. Şimdi, çoğu homeopat tarafından sorgulanmadan kabul edilmiş olsa da; o dönemde, teori genelde herkesin kayıtsızlığı ile karşılandı. Pek çok homeopat, bu fikri akıl almaz bir şekilde görmezden geldi. Hahnemann’in nereden geldigini görmek zordu. Teoriye inananlar arasında kendisinin birkaç öğrencisi vardı ve J.T.Kent tarafindan geniş kabul gördü. Kent, miasmanın material olmayan doğasina da inandi ve her bir miazm ile ilgili olan ilaçları daha net bir şekilde tespit edebildi. (5,6)
Hatta Kent, teoriyi kendi felsefesinde genişleterek bütün hastalıkların psora üzerinde kurulduğuna inandi. “Psora, altta yatan nedendir, insan ırkının ilkel veya birincil bozukluğudur .....o, insan ırkının ilkel yanlışlarına, yani insan ırkının ilk hastalığına, yani ruhsal hastalık yoluna kadar gider " (6, sayfa 148)
Diğerleri, Allen, J. Paterson, H. A. Roberts de miazmaların maddi olmayan (non-material) doğasına inanırlar. Miasmaları, sağlıkda bir bozukluk (dyscrasia), bir durum ve bir yatkınlık olarak tanımladılar.
Günümüzün bir çok ustaları da, artık orijinal halde olmayan ama dinamik planda yaşam enerjisi üzerinde etkisi olan bu miasmaların kişide hastalık eğilimine sebep oldugunu açıklar.

S.K.Banerjea, “İnsan organizmasında absorb edilen görünmeyen, dinamik bir ilke olan miasm yapida bir stigmaya neden olur. Bu, yalnızca doğru anti-miasmatic ilaç tarafından kaldırılabilir. Doğru uygulama yapılmaz ise, miasm devam edecek ve bir sonraki nesilde geçecektir” diye açıklar. (2, sayfa vii)

Kalıtımsal olarak hastalığa yatkınlıkta kişinin genetik yapılanmasının DNA rol oynadığı bilinmektedir. Fakat bütün hikaye bundan ibaret değildir diyor Vithoulskas ve devam ediyor; “Bir ebeveynin genetik yapısında bilinen bir değişiklik olmadığı halde, yaşamları süresinde kazanılmış rahatsızlığın etkisi çocuklara bulaştırılması mümkündür. Dinamik düzlemi dikkate alarak da, böyle bir şeyin nasıl gerçekleşeceğini hayal etmek oldukça kolaydır. Ebeveynlerin yaşam güçleri önemli ölçüde zayıflamiş ise, çocuğun da electrodynamic alanı ana rahmine düşme anında zayıflayabilir”. (4, sayfa121)

Sonuç olarak, Hahnemann'ın eserlerini ve düşüncelerinin gelişme biçimini anladıktan sonra, miasmalar; geçmişte allopatik/antipatik yöntemlerin kullanım yolu ile hastalıkların baskılanması sonucu, nesilden nesile geçerek elde edildi. Artik, orijinal bulaşıcı formda olmayan miasmalar, kendine özgü belirli bir formda ve belirtileri ile dinamik planda (yasam enerjisi uzerinde) hastalik yatkınlığına (susceptibility) neden olmaktadir.
Hastalık, altta yatan miasmayla beraber bütüncül tedavi edilmediğinde veya yanlış uygulama gördüğü zaman doğal progresyonuna bağlı olarak kronik hastalık belirtilerine yol açar ve başka hastalıklara karşı duyarlılığın artmasına da neden olurlar.  



Kaynaklar:

1- Sterner. C.S. A Brief History of Miasmic Theory. 2007. http://www.carlsterner.com/research/files/History_of_Miasmic_Theory_2007.pdf
2- Banerjea. S.K. “Miasmatic Prescibing”. Second extended ed.2006. Allen College of Homeopathy, Chelmsford, Essex, England. 

3- Chronic Diseases and Theory of Miasms. 1995

4- Vithoulskas G. “The Science of Homeopathy”. 1981. Grove Press, New York.

5-Synergy Homeopathic : MacRepertory and ReferenceWorks. Peter Morell. Miasms, Nosodes and Essences

6- Kent J.T. “Lectures on Homoeopathic Philosophy” 7th ed. B.Jain Publishers. 2007

7- Hahnemann S. “Organon of the Medicine”, Fifth & Sixth ed. Combined. B.Jain Publishers. 2007




23 Eylül 2016 Cuma


İstenç / İrade (will)

İnsanin kişiliği ve davranışları; onun bireysel özelliklerinin getirdiği değişkenlerin (psisik sürecinde etkili bulunan kişisel faktörler, zeka düzeyi, algılaması, düşünmesi, duyguları, inançları, karakter ve mizaci, akıl yürütme gücü, kültür düzeyi, kalıtımsal, bedensel ve biyolojik yapısı), toplumsal değişkenlerle (aile, arkadaş cevresi, okul, işyeri, dernekler vs gibi sosyal yapı ve ekonomik, kültürel, politik çevre) etkileşimde bulunması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu çoklu değişkenler, insandan insana değişiklik gösterdiği için her insan bir diğerinden farklı psişik /ruhsal özellikler ve davraniş biçimleri sergiler. (1)

O halde, böylesine çoklu değişkenlerin etkileşiminde kişinin özgür iradeyle, özellikle kişinin hayatını derinden sarsacak olumsuz bir olay yaşadığında lehine ve aleyhine seçim yapabilme becerisi nedir?

Sözlük anlamında irade; bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü, istenç olarak tanımlanır. Düşünürler, bu konu üzerine ve hayatın bir seçenek egzersizi olduğuna dair birçok kitap yazmışlardır.

Bazı allopatik yaklaşımcılara göre, yaşamda yaptığımız her seçenek beynimizin neurofizyolojisi tarafından önceden kararlaştırılmıştır. Bilinçli kararlar, önceden bilinçaltında kaydedilmiş ve tasarlanmış olup beynin aktivitesinin bir dalgası olarak başlıyor. Bu hazırlık potansiyeli daha uygulama başlamadan önce alınarak sürece giriyor. Buna göre, özgür irade hayalden başka bir şey olmayip, kararlarımız bilinçli öz tarafından değil bilinçaltı süreçleri tarafından başlatılmış oluyor. Başka araştırmalar, yine de bu kararların, bilinçüstü tarafından bir yere kadar “veto” ederek geri döndürülebilir olasılığı vardır diyor. Fakat, bu bir çizgiye kadar. Bu çizgi aşıldıkdan sonra bilinçüstü veto hakkını kaybeder ve alınan karar uygulanır. (2)

Diğer tarafta psikolojik yaklaşımın varoluşçu düşünce geleneği insanın, kendi sorumluluğunu yüklenebileceği ölçüde özgür olabileceğini savunuyor. İnsan, insanlığını kendisi yapar ve nasıl yaparsa öylece var olur, değerlerini kendi yaratır, yolunu kendi seçer. (3) Aynı düşünceden gelen Dr.Frankl (Logoterapi’nin babası), 2. Dünya Savaşında Nazi toplama kampmlarında tutuklu olarak kaldığı yıllarda, büyük bir derinliğe sahip deneyimlerini paylaştığı kitabinda; tutsakların (kendisi de dahil), ya hayatı tutunmaya değer, ya da elektrikli tel çitine koşarak yasamına son vermek arasında bir seçenek arasındaki yaşadıklarını anlatıyor. Kendisi ise, bu durumu, kişisel inançlarından ötürü, kampa vardigi ilk akşam “ tele koşmayacağima yemin ettim” diye açıklıyor. (4)

Kampta, zaman zaman, ölüm kalım anlamına gelen gizlice kaçma kararlarlarının da verilemeyip, seçimi kendi adlarına “kaderin yapmasını” tercih ediyorlardı. Bir kaçma girişiminin lehine ve aleyhine karar verilmesi gerektiği bu “kararsızlık durumlarda cehennem azabı” yaşanıyordu diyor kitabında. Kaçmaya mı çalişmali miydi, yoksa risk mi almalı mıydı? (4) 

Homeopathy, bütüncül bir tedavi yöntemi olarak insanı fiziksel, duygusal, düşünsel, zihinsel, ruhsal ve kalıtımsal bütünlük içerisinde, yaşadığı çevresiyle ve deneyimleriyle ele alır.

Yaradılış/mizaç/eğilim (disposition), bir ifade ve görünüm biçimi olup, kişinin kendine özgü benzersiz/eşsiz (unique) bir şekilde olaylara karşı verdiği cevaptır. Bu, bizim tutum ve eylemlerimizi oluşturan, tutarlı özelliklerini, pozitif ve negatif olanları içerir. Aynı zamanda, kişinin bu bireysel doğasina geçmişinden getirdiği ve/veya sonradan elde edilmiş miasmatic yapısı (kalıtımsal/inherit) da eşlik eder.

Kişiyi derinden etkileyen, olaylarla gelen yoğun duygu durumlarında miasması kendini gösterir ve onun tarafından yönlendirilebilir. Böyle durumlarda, bazıları depresyona, alkole ve hatta intahara daha yatkın bir şekilde yıkıcı ve bozucu (sifilitik miasma) yaşam biçimine; bazıları kendini aşırılıkla dolu (hyper) bir hayatın içinde riske atarak veya düzensizlik (incoordination) içerisinde (sycotik miasma); bazıları ise, azalan (hypo) muhakemeden dolayı tutarsız düşünceler, anksiyete, endişe (özellikle yakında gelecek olan kötü şans) ve korkuların olduğu bir hayatın içinde olurlar (psorik miasma). 

Miasmatik uygulamayı bilen bir homeopat, bir hastanın doğal yapısından gelen ve değişim gerektiren, kalıtımsal geçmişine ait engelleri kaldıracak remedi ile yerinde ve zamanında etkili bir şekilde çalişmasını yapabilir.



Kaynaklar


1-Oktay M. “Davranış Bilimlerine Giriş”. Der Yayınları 1996.

2- Schultze-Kraft M, Birman D, Rusconi M, Allefeld C,  Görgen K, Dähne S, Blankertz B, Haynes J.D. Point of no return in vetoing self-initiated movements. PNAS, December 2015 DOI: 10.1073/pnas.1513569112. https://www.sciencedaily.com/releases/2016/01/160104130826.htm

3-Ozen Y.  Değerler Felsefesi Açısından İrade ve Bileşenleri.  http://dergipark.ulakbim.gov.tr/ksbd/article/viewFile/5000160191/5000144489

4- Frankl. V.E. “İnsanın Anlam Arayışı”. 32.Basim, 2016. Okuyanus Yayıncılık.   


5- Hahnemann S. “Organon of the Medicine”, Fifth & Sixth ed. Combined. B.Jain Publishers. 2007

16 Ağustos 2016 Salı

Provings (ilaç denemeleri)

15 Temmuz’da yaşanan demokrasiye sahip çıkma ve korumak için milletçe “birlik” olunmasi bana Homeopatik ilaç denemesini (proving) çağrıştırdı. Topluca tek vücutda demokrasiyi koruma mucadelesini, her birey kendine göre yansıttı. Silahlara karsı duruldu, tankların altına yatıldı, öfke ve tepki vardı. Sonrasında ise ellerde bayraklarla yaşanan zafer, mutluluk ve sevinç de birlik olundu.  

Jeremy Sher Homeopatik provingden “As if one person” etkisi diye bahseder. Başka bir deyişle, kollektif proving, epidemik güce sahiptir ve topluca düzenlenirken sanki tek bir kişidir. Homeopatik ilac denemesinde (proving) kanıtın etkisi önemli ölçüde güçlenir ve kanıtlamak için de toplu niyet vardir. Topluca paylaşılan aynı kaynak madde onların yaşam enerjilerinde bütünleşir, ve tek kişi halinde “o” olunur. (1, sayfa 32)  

Homeopatik Proving diye bilinen Homeopatik ilaçların elde edilmesi yöntemine, ispatlı deneme veya patojenik deneme de denir. Maddenin kendisinden homeopatik yöntemle hazırlanmış olarak, o maddeye özgü belirtileri ve onun doğasındaki iyileştirici güçü ortaya çıkarmak için sağlıklı gönüllülere uygulanarak elde edilir.
Her kişiden ayrı ayrı elde edilerek ortaya çikan etkiler (symptoms/belirtiler) sistematik bir şekilde düzenlenir ve söz konusu madde için özel bir belirti deseni ya da “remedi resmi” oluşturulur. Başka bir deyişle, homeopatik proving sirasinda ortaya çikan her etki ve değişim, esas belirtiler desenini (pattern) gözlemlemeyi, ve ilacin hasta kişi için mümkün olan tedavi edici etkiyi anlamayı sağlar. (2)

Sherr, burada spiritual yaklaşımla açıklama yapıyor kitabında; “Proving de, kişi remedinin iç doğasının bilgisini doğrudan elde ederken anlayiş ve bilincinde de genişleme olur. Remedinin ruhu, benliğimizi ele gecirir ve hakimiyeti altina alir; sanki, virus, amacı için, hücre cekirdeğini ele gecirerek buradan idaresi altına almasi gibi. Böylece, biz remedy olurken remedy de biz olur. Bu durum, kişinin derin düzeyde ilaç rehberi (materia medica) bilgisini elde etmesidir”. Sherr ayrica, “homeopatik ilaç denemeleri, bizim içsel yaratıcılığımızın derin bir ifadesi olduğunu kanıtlar ve böylece sezginin seçimlerimizde büyük bir rol oynadiğini anlarız” diyor. (1 sayfa 11) 

Homeopatik ilac denemeleri (proving) adeta Homeopatinin destek sütünlarıdır ve klinik uygulamlar (practice) bunların üzerine kurulur.
Maddenin (substance) sadece sağlıklı kişi üzerinde acığa cıkardığı marazi/hastalıklı (morbid) olaylara (phenomenon) güvenerek maddedeki olası küratif güc üretilir. (3)

Proving sırasında ilacın muhtemel reaksiyonlarindan, denemeye katılanların bazıları ilaç benzerliğine (simillimum) sans eseri denk gelerek “homeopatik etki” olabilir ve bu küratif etkidir. Başka bir deyisle kişi proving sonrası kendini daha iyi hissedebilir ve bu durumda iyileşen belirti proving belirtisi olarak eklenir. (1)

Deneme sirasinda, remedi uygulama sonrası ortaya çıkan remedinin ilk etkisi (primary action) ki; bu iyileştiren etki, sonra kötüleşebilir veya şiddetlenerek yaşam enerjisinin karşı etkisi (secondary action) oluşabilir. Fakat bazen bunun terside olabilir. Yani once kötüleşme, sonra iyileşme gelebilir. Açıkcası, remedinin ortaya çıkardığı birinci ve ikinci etkilerin birisi “iyi” diğeri “kötü” olarak tanımlanabilir. Bu sebepledir ki bazı gönüllüler ilaç denemesinin bazi safhalarında kendilerini memnun/sevincli ve iyi hissederler. Bu bağlamda Sherr, “iyi olma halinin gülen ve neşeli görünen karakteristik görüntüsünden; gerçek sağlık ve iyilik hali olan ve merkezden gelen harmoniden ayırt edebilmelisiniz” diyor. (1)

Gerçekte, remedilerin sabitlenmiş bir şekilde birinci (primary) ve ikinci (secondary) etkileri yoktur. Fakat, koşullara göre, birinci ve ikincil etkiler dualitenin yönleridir ve birbirlerini ters çevirebilirler. Bu kosullar, yatkınlık (susceptibility), potency ve zaman birimi ile yönetilebilir, fakat başka faktörler de rol oynar. Örneğin, gözlemcinin bilinç derecesi mümkün olan bir faktördür. (1)

Denemeye katılanların yatkınlığı (susceptibility) ile ilaç (remedy) arasındakı ilişkide; yatkınlığı düşük olanlarda orantılı olarak daha az belirti ortaya çıkaracaktır. Başka bir deyişle, gönüllü ile remedy ne kadar alakasız ise o kadar birbirine zıt (allopathic) düşer. (1)
Bu durumda ilacın etkisini ve benzerliği (simillimum) ortaya çıkarmak için değişikliği tersine çevirmek gerekir. Bunun için de remedinin dozu değiştirilir ve daha sık tekrarlanabilir. (§32)     

Denemeye katılan farklı yapıdaki (constitution) kişiler remedi resminin de farklı yönüne ışık tutarak acığa cıkarır. (1) Bu yüzden Hahnemann birçok farklı kişilerin ve her iki cinsiyetin olduğu proving “sonucu” getirir der. (§135)   

Eğer, bir grup gönüllü kişide; örneğin Neon proving yapiliyorsa her bir kişi farklı hastalık belirtilerini getirecektir. Belki birisi boğaza ait, diğeri ayaklara ait, bir diğeri ise zihin ile ilgili olabilir. Yani yatkınlık (susceptibility) ne kadar cok çeşitliyse belirtiler de o kadar çeşitlidir. (§134) Calcarea carbonica yapısındaki gönüllü, bu remedinin, Neon belirtilerini getirirken, yine benzer şekilde Sulphur gönüllüsünde ise, Neon ile örtüşme olacaktır. (1)

Proving sırasında, zıtlık (allopatik) ilişkisinden doğan toplam belirtiler, gönüllünün yapısal belirtileri ile remedinin belirtilerinin bir karişımıdır. Bundan dolayidir ki bu zıtlık ilişkisi ne kadar uzaksa belirti o kadar “yenidir”. Aslinda, eger biz gercekten dikkatlice bakarsak dunyada “yeni” olan hiç bir sey de yoktur, herşey, zaten önceden vardı. Böylece, burdan bakarsak her belirti tohum halinde hastanın özünde saklıdır.   




Kaynaklar:

1- Sherr J. The Dynamics and Methodology of Homeopathic Provings. B.Jain Publishers. 2003


3- Hahnemann S. “Organon of the Medicine”, Fifth & Sixth ed. Combined. B.Jain Publishers. 2007




21 Temmuz 2016 Perşembe

Hastalık belirtilerinin bütünü ve kişiye özgü ilaç (remedy)

Hahnemann, hastalığın, sadece kişiye acı veren bir dizi fiziksel ve zihinsel belirtilerden ibaret olmadığını belirtmiştir. O inanmıştır ki hastalık; kişinin, hastalık patojenine karşı mümkün olan en iyi cevabı veren savunma mekanizmasının etkileşiminde, yaşam gücünün (vital force) rahatsızlanmasıdır. Tüm varlıkların yaşamını sürdürmek için gereken bu temel enerji kendini sağlık ve güç olarak ifade ederken, balansının bozulmasi ve/veya zayıflaması durumunda da hastalık ve güçsüzlük olarak kendini gösterir. İçsel ve/veya dışsal hastalık faktörlerine karşı ilk önce yaşam gücü bozulur. (§11)

Fiziksel bedende yaşamı sağlayan veya dengeleme mekanizması olarak bulunan bu güç, rahatsızlık durumunda da kendini ilk olarak, bir dizi belirtilerle tezahür ettirir. Hastalık belirti ve bulguları, savunma mekanizmasının işleyişini algılamanın tek yoludur. Organizmanın parçası olan objektif ve subjektif belirti ve bulgular, yine organizmanin kendi kendini iyileştirmesi için üretilmektedir. Hahnemann açıkça işaret etmiştir ki; hastalık belirtilerinin tamami tek göstergedir. Tek şey, hekim hastalığı ortadan kaldırmak için kişinin her durumunu dikkatle ele almalı; ve ancak o zaman tedavi, sağlık haline dönüşerek sanatını göstermiş olacaktir. (§7)

Üstelik, hastalık belirtilerinin bütünü, kişiye ait homeopatik ilaç seçiminde rehber olarak işaret eder. Yani onlar, homeopatik teşhis aracıdır. Bu kesin gercekden itibaren, semptomların bütünü dışında hiçbir şey, hastalığı tespit edemeyebilir.  Bu vasıtayla; yardim ihtiyacını işaret eden sinyallerle vücudumuz tespit edilebilir. Hasta bireyin tüm semptomlarının toplamı, tek göstergedir ve remedi seçiminde bize doğrudan tek rehber olmalıdır. (§18)

Hastanın belirtilerinin bütününü almak, bütün belirtileri toplamak demek midir?
Belirtilerin bütünu demek; hastanın bütün belirtilerini, “kişiselliğinde” tutarlılığa sahip bir şekilde, ahenk ve uyumlu bir bütünlükte, mantıksal formda birleştirmektir. Teknik olarak, bütünlük, semptomların sayısal azlığı veya çokluğuyla ilgili değildir. Üstelik, " bütünlük ", kişinin, tesadüfi olarak, rastgele, ve öylece gelişigüzel bulunan belirtilerinin hepsini toplamak demek de değildir. Zira, ilaç belirtileri, Materia Medica da (homeopatik ilaç rehberi) sebep ve uyum icerisinde, rastgele cıkmış benzer patolojik belirtiler olarak ispatlanir. (2)

Her ilaç, kendine özgü, karakteristik (peculiar) bir şekilde insan üzerinde etkilidir ve kendine özgü olan bu etki, başka bir tibbi maddeden tam olarak aynı şekilde üretilemez. (§118) Hatta ayni aileden gelen bir grup bitki, ortak bir karakterle benzer etki gösterseler bile, tek tek hepsinin kendine özgü ayırdedici özelliği vardir. Örneğin Solanaceae ailesinden olan, bir grup bilinen homeopatik remedilerden Belladonna, Hyoscyamus, Stramonium, Solanum nigrum, daha fazla narkotik özelliğiyle genel olarak beyin üzerinde etkili olurken; Tabacum da yine ayni aileden narkotik karakteri ile beyinde etkisi olduğu halde, daha cok gastrik belirtileri şiddetli mide bulantisi ve kusma olup, sonraki aşamada da kalp üzerinde etki gösterir. Üstelik, Bell, Hyos ve Stram kendi aralarinda daha fazla benzer ve hemen hemen ayni olsalar bile, her zaman birbirlerini takip etmezler. Bell ve Hyos’un bazi belirtileri (symptoms) birbirine karşittir (opposite). Hatta birbirlerini bazen antidote olabilirler, özellikle cilt belirtilerinde. Solanum nigrumun belirgin etkisi ise baş ve göz bölgesiyle beraber, solunum sistemindeki belirtilerle kendini gösterir. (3,4)  

Dulcamara daha az miktar Solanine içerdiğinden daha az narkotikdir. Belirtileri, bagirsaklarda sikinti (griping) veren ağrıyla, spasm ve bilinçsizlik (unconsciousness) takip eder. Dulcamara ayrica, soğuk/nemli ve aniden değişen havayla kötüleşen romatizmada; sinir sistemi, cilt ve boşaltım sistemi üzerinde etkisi vardir. Capsicum ise yine daha az narkotik etkiye sahip olmakla beraber, diğer aile üyelerinden farkli olarak (irritant/acrid) tahriş edici ve keskinliği ile daha cok cilt üzerinde (blister) kabartı olarak ortaya çıkar. (3,4)   

Hastalık resmi (ilaç resmi) yine onun belirtilerinden elde edilir ve homeopatide amacimiz içsel tutarlılığı olan bir kompozisyonla beraber, ayni zamanda kişisel portre de olmalıdır. Bütünlük, kişinin hastalığının içsel özü/mahiyetini (essence) yansıtırken, gerekli diğer detaylarla da; benzer nitelikteki diğer hastalıklarin (benzer ilaclarlar) semptomatik karşılaştırılmasıyla “bireysellestirmede” ayırt etmek gerekir. Bunun için Hahnemann hastanın belirtilerinin bütününü alırken, hastaliğa katkıda bulunan alttaki miasm ve hastalığa ortaklık eden (accessory) koşulları göz ardı etmeyin diye bahseder. (§7) Örneğin arthritis olan bir kişinin, sadece hareketle kötüleşip, dinlenmeye iyi olan eklem ağrılarına dayalı olarak tedavi etmeye çalışildığında, hastalığın özünde küratif etki olmayacaktır.
Kişinin ailesinin ve kendisinin tibbi hikayesi, fiziksel, zihinsel ve duygusal düzleminin yanında, daha fazlası olarak, kişinin doğumla gelen ve/veya sonradan kazanılan hastalık eğilimini (susceptibility) anlamak gerekir. Buna iliştirilmiş olarak; kişinin yeme içme alişkanliği, uyku durumu, yaşam biçimi, mesleği, hangi kültür ve çevre içerisinde bulunduğu gibi diğer koşullar da hastaliğa sebep veya katkida bulunarak yaşam gücünü bozar.

Titiz ve hassas bir sekilde yapilan görüşmeyle elde edilen hastanin belirtilerinin bütünüyle, bozulan yaşam gücü doğru bir şekilde değerlendirilmelidir. Hastalığa sepeb olan factör(ler), kalıtsal (miasmatic) yatkınlık, ve hastanin patolojik olmayan kişiliği tam olarak anlaşılmalıdır. Böylece Hahnemann; eğer toplam belirtiler resmi tam olarak gözlemlendiyse görevin en zor kismı yapılmıştır diye belirtir.   

Kaynaklar:

1- Hahnemann S. “Organon of the Medicine”, Fifth & Sixth ed. Combined. B.Jain Publishers. 2007
2- Close S. The Genius of Homoeopathy; Lectures and Essays on Homoeopathic Philosophy. B.Jain Publishers 2000
3- Farrington E.A. Lectures on Clinical Materia Medica in Famıly Order. Reprinted ed. B.Jain Publishers. 2006.
4- Boericke W. Boericke’s New Manuel of Homeopatic Materia Medica with Repertory. Reprinted ed. B.Jain Publishers. 2007